Köşe Yazıları

Küçükken televizyonumuz bile yoktu

Paris’teki Vogue partisi…

İçeri bir kız giriyor…

Upuuuuuzun bir kız.
Bütün kadınların gözleri, şöyle bir yeni geleni süzüyor…
Benim gibi idare edecek güzellikteyseniz, sorun yok…
Zaten sizi ciddiye alan da yok…
Ama çok güzeller, çok güzellerden hiç hazzetmiyor! Birbirlerine hırsla, araştıran gözlerle, yılan gibi bakıyorlar. Ne giymiş, hangi dizaynırın elbisesi, ayakkabısı nasıl, üzerinde bende olmayan ne aksesuvar var?
Bu sektörde kadınların işi zor… Çoook zor… Sürekli bakımlı, sürekli iddialı olmak zorundalar…/_np/1883/10101883.jpg

Ben hâlâ kızda kaldım, bu arada…
Zavallı hafif kambur da duruyor, herkes ondan kısa ya…
Şunu fark ettim, bu zapzayıf süper modeller, Afrika’daki zürafalar gibiler, herkese tepeden bakıyorlar…
Ama kız şeker, kız çocuksu…
Diyorlar ki, “Bu Jessica Stam işte!”
Ben en son Cindy Crawford’da kaldığım için, ismi bana bir şey ifade etmiyor.
“Vogue Türkiye’nin kapağıydı. Fotoğraflarını Patrick Demarchelier çekti…”
“Ha öyle mi?” diyorum.
Çünkü bir tepki vermem gerekiyor, normal bir şey gibi davranamam…
O zor isimli fotoğrafçı arkadaşın adını duyunca, üç dakika duracaksın, saygıyla eğileceksin, çünkü moda dünyasında Demarchelier’nin adını bilmeyenlere kafa atıyorlar!
“Röportaj yapmak ister misin Jessica Stam’le?”
“Nasıl yani, şimdi mi?” diyorum.
“Tabii” diyorlar.
Bir röportajcı hep hazır ve nazır olmalı. O anda bir Panasonic teyp kayıt cihazına dönüyorum.
Ve dişlerim uzamaya başlıyor…

23 yaşındaki Jessica Stam’ı sorularımla baymadan…
“Elbisenizi çok sevdim” diyorum.
Hani bir sıcaklık doğsun aramızda…
“Erdem’den” diyor.
İçimden, “Kim ulan bu Erdem?” diyorum.
Bugün moda konusundaki cehaletimi, herkes yüzüme vuruyor!
“Londra’da yaşayan bir Türk dizaynır” diyor.
“Evet doğru ya” diyorum gülümsüyorum ve röp başlıyooooor…

KÖTÜ KANADALI GERÇEKTEN YOK AMA…

Jessica çok şeker, çok içten…
Gerçek bir Kanadalı o…
Kanadalılar hakkındaki görüşlerine de katılıyorum, kötü Kanadalı olamıyor.
Ama Kanadalılar -kimse lütfen alınmasın- biraz köylü oluyorlar.
Kötü bir şey değil de köylü olmak, naif oluyorlar, kafalarında 40 tilki dolaşmıyor, dolaşamıyor. Onlar, benim gözümde Crocks ayakkabıların içine çorap giyen, estetik mestetik düşünmeyen, rahatlarını gözeten, son derece iyi kalpli insanlar.
Fakat 23 yaşındaki bir Kanadalıyla daha fazla bir şey konuşulamıyor.
Bu kadar genç insanların, maalesef hikâyeleri olamıyor.
Ama fotoğraf çektirirken bana çok kıyak geçti, boyunu kısalttı, benimle aynı boya gelmeye çalıştı. Benim için Jessica Stam hoş, tatlı bir anıydı.

Model olmaya ne zaman karar verdiniz?
- Hiç öyle bir niyetim yoktu. Hayalim ve isteğim de yoktu.

Nasıl yani?
- 15 yaşındaydım, bir kafede otururken yanıma bir kadın geldi. “Model olmak ister misin?” dedi. Nedense etrafıma baktım, “Ben mi?” dedim. “Evet” dedi. O meşhur bir model avcısıymış. Fotoğraflarımı çeşitli ajanslara yollamak istediğini söyledi.

Siz ne dediniz?
- Ben öyle durdum. Hiçbir zaman çok atak, kendinden çok emin, girişken biri olmadım zaten. Kanada’da bir çiftlikte büyüdüm ben.

Bildiğimiz çiftliklerden mi?
- Tabii tabii…

Hayvanlar filan?
- Olmaz mı? Aklına ne gelirse vardı. Domuzlar filan… Hepsi arkadaşımdı. 6 erkek kardeşimle, güle oynaya büyüdüm. Çok mutlu bir çocukluk. Televizyonumuz bile yoktu.

Şaka bu!
- Hayır değil. Ama ihtiyacımız da yoktu. Hep dışarıda, açık havada geçen bir çocukluk. Gerçek bir çocukluk. Babamın ailesi Hollanda’dan gelmiş, annemin ailesi ise Almanya ve İsveç’ten. Ben tam bir karışımım. Kız çocuğu gibi büyüdüğümü de söyleyemem, kolaysa 6 erkek kardeş arasında kız çocuğu olarak kal!

E peki ne alaka modellik?
- Ben de bilmiyorum, bir heyecan, “Yapayım bari” dedim. Ama ben o dişi dişi kız çocuklardan olmadım hiç, süslü bile değildim. Ne giydiğim de umurumda değildi. Dünyayı gezmek istedim ve para kazanmak… Bak şimdi Paris’teyim. Hayatım, Paris-New York hattında geçiyor. New York’ta bir daire alabilecek parayı şimdiden kazandım. Ve daha 23 yaşındayım. Hayatımdan memnunum, sıkılınca bırakıp üniversite okuyacağım.

Kanada uzak, izole… Öyle bir yerde büyümüş olmak sizi nasıl etkiledi?
- Kanadalılar iyi insanlar. Kötü bir Kanadalıya rastlayamazsın. Kendi halindeler. Ben de öyle bir tipim, ama öyle hemen insanlarla samimi olabilen biri değilim. Biraz mesafeliyim. Ama işte aile bağlarım çok güçlü. Coğrafya da bunu dayatıyor, en yakın yer bilmem kaç kilometre uzakta, o yüzden birbirine düşkün oluyorsun. Modelliğe 15.5 yaşında başladım, 17 yaşında New York’a taşındım.

Bir sürü güzel kız var. Sizce neden siz?
- Hiçbir fikrim yok. Kendimi çok güzel bulduğumu da söyleyemem.

Peki hiç bunalıma girdiniz mi, “Ben köylüyüm, büyük şehre bir çiftlikten geldim” filan diye.
- New York’ta böyle sorunlar yaşamazsın ki, oradaki herkes bir yerden gelme zaten.

Bu mesleğin en sıkıcı şeyi?
- Çok seyahat etmek gerekiyor. Başta o cazip görünen, bir gün nefret ettiğin bir şey haline dönüşüyor. Sürekli uçaklara biniyorsun, hiç evde değilsin, hep dışarıdasın, hep otel odaları…

En ilginizi çeken şey?
- Şimdi sen benim çeşitli dizaynır isimleri filan vermemi istiyorsun ama benim ilgimi emlak çekiyor.

Nasıl yani?
- Evler, daireler… Aklım fikrim New York’ta aldığım dairede. Tek istediğim bir an evvel onun içini döşemek. Çok heyecan duyuyorum bundan. Kendimi hep o evi yerleştirirken hayal ediyorum.

Spor filan yapıyor musunuz? Ya da sizin gibi bir top model olunca yediklerinize hep mi dikkat etmeniz gerekiyor?
- Ben koşuyorum. Gittiğim her yerde sabah uyanıyorum, şortumu giyiyorum, kulağıma i-Pod’umu takıyorum ve kilometrelerce koşuyorum. Sonra dalmayı seviyorum. Ekstrem sporlara da meraklıyım.

Ya bu iş hep devam ederse, okula gidemezsen, üniversite okuyamazsam diye endişe duymuyor musunuz?
- Hayır. Çünkü modellik, hayatımın bu dönemi için seçtiğim bir şey. Bir ömrü var, bitecek.

Neden mankenler ördek gibi yürürler?
- Üzerlerindeki kıyafeti gösterebilmek için öyle gerekiyor.

Bir kadının gardırobunda olmazsa olmazı nedir?
- Bence beyaz gömlek ve deri ceket. Bir sürü şeyle birlikte kullanabilirsin ve kendini çok farklıymış gibi yutturabilirsin.

Romantizm kareniz?
- Sevgilimle kanepede sarılıp, film izlemek…

İstanbul’a geldiniz mi hiç?
- Geldim, Moda Haftası için, çok da sevdim. Unutamayacağım şey, gözümün önünde biri Boğaz’a düştü, bizim manken kızlardan biri. Biliyorum gülmemek gerekiyor ama çok komikti.

“Hayat felsefem” diyebileceğiniz bir şey?
- Anı yaşamak.

Hayatta korktuğunuz bir şey var mı?
- Var tabii. Yüksekten korkuyorum.

Her yaşa uygun bakım Ürünleri

20′li yaşlarda cildinizin güzelliğini ve tazeliğini ne kadar iyi korursanız, ileri yaşlarda o kadar genç görünürsünüz. Bunun için öncelikle cildinizi yağ ve kirden arındıracak ürünlerle derinlemesine temizlemelisiniz. Nem ve enerji veren ürünlerle de bakımınızı destekleyip pürüzsüz ve kusursuz bir cilde sahip olabilirsiniz.

1. Cilde pembelik ve enerji veren anr özlü temizleme köpüğü, Murad, 84 TL

2. Cildin kolajen-elastin dengesini güçlendirerek erken yaşlanmalara karşı savaşan krem, Clinique, 105 TL

3. Saçlara ısı vererek onaran terapi yağı, Organix, 38 TL

4. Kırmızı pirinç ve çinkolu gözenek sıkılaştırıcı maske, L’Occitane, 65 TL

5. Cildin parlamasını önleyici peeling, Clean&Clear, 10.90 TL

6. Cilde aydınlık ve parlak bir görünüm veren serum, Avon, 15.20 TL
Bu yazının devamını okuyun »

Ata, başkalarıyla çalıştı da ne oldu

Komedyenlerin kendi yazıp kendi oynaması, hatta yönetmesi, filmleri doğmadan öldürüyor mu?

Ata Demirer’in Eyyvah Eyvah örneğinden yola çıkan Hıncal Uluç, komedyenlerin “Her şeyi ben bilirim” tarzını eleştirdi…
Ben de eskiden Hıncal Uluç gibi düşünüyordum.
Komedyenler neden doğru ekiplere kendini teslim etmezler diye sorardım.
Cevabı yine Ata üzerinden vereyim…
Kendini Gani Müjde’ye teslim etti, Osmanlı Cumhuriyeti’ni çekti…
Gani’den iyi mizah yazarı mı var?
Ama filmin afişine bakınca komedi, izleyince hüzün gördük.
O film olmadı…
Sonra televizyonda kendini Okan Bayülgen’e teslim etti Ata.
TV şovu deyince Okan’dan iyisi mi var?
Ama yüzyılın en kötü programı çıktı orataya.
“Ben kendimi iyi hissetmiyorum” diyerek apar topar bıraktı programı Ata…
Sonunda da oturup kendi yazdı, kendi oynadı, kendi filmi Eyyvah Eyvah’ı çekti…
Sonuç ortada: Komedyen Ata geri döndü.
Eyyvah Eyvah olmasa müthiş bir komedyen olduğunu unutacaktık neredeyse Ata’nın…
Çünkü Ata’yı Gani’den de Okan’dan da iyi tanıyor Ata…
Ona göre yazıyor, ona göre oynuyor.
Geçmişine bakın, bütün iyi işleri kendi yapmıştır Ata; Korsan TV, Tek Kişilik Dev Kadro, Makara albümü, şimdi de Eyyvah Eyvah…
Başkalarının yaptığı işte de hep tökezlemiştir; tek istisna Avrupa Yakası olabilir.
Kabul ediyorum bu durum doğru değildir, şark usulüdür ama biz de garpta yaşamıyoruz zaten.

Bakan Günay’a bir çağrı

Geçen yıl Paris Kitap Fuarı’nda Türkiye üç ayrı standda temsil edilmişti…
Biri Kültür Bakanlığı’nın, diğeri ıstanbul Ticaret Odası’nın, üçüncüsü de ıstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin standıydı.
Birbirinden bağımsız üç küçük stand yapmak yerine Türkiye’nin kurumları neden gösterişli tek bir stand altında birleşmiyor diye eleştirmiştim bu durumu.
Sonuçta üç kurum da Türkiye adına Türk edebiyatı-kültürü adına orada…
Bu yıl da fuar yaklaşırken durumun değişmediği, her kurumun kendi başına hareket edeceği haberleri geliyor bana…
Yine farklı kurumlar kendi kafalarına göre hareket edecekler, sinek avlayan standlarla yine hiçbir şey elde edemeden dönecekler demektir bu…
Vakit azaldı ama bir kez daha uyarmakta fayda var; Kültür Bakanı Sayın Günay, standların birleşmesi için öncülük yapın ve Paris’te geçen yıl yaşanan şu derme çatmalığa bir son verin.
Türkiye’ye yakışır bir standımız olsun bu kez…

Küfürün sorumlusu Emre olacak

İki hafta sonra Galatasaray-Fenerbahçe derbisi var.
Galatasaray tribünü artık sevmese de ben Emre’yi hâlâ severim, hâlâ da Arda’yla birlikte Türkiye’nin en iyi futbolcusu olduğuna inanırım.
Gerçekçi olduğum için de Arda’yı Messi’yle değil, Emre’yle kıyaslarım.
Spor sayfaları derbi öncesi bunun istatiğini çıkarmalı; Arda mı iyi Emre mi?..
Bu sezon hangisi daha iyi oynamış, hangisi çok koşmuş, hangisi çok asist yapmış…
Ama son açıklamasıyla maçtaki küfürün sorumlusu olacak Emre…
“Ali Sami Yen’de Galatasaray’a gol atıp gerçek Fenerbahçeli olmak istiyorum” dediği için şimiden ortalığı gerdi bile.
Maçın başından itibaren protesto edilecek.
Hele bir de gol atarsa Galatasaray’a…
Yemediği küfür kalmayacak.
Bazen düşünüyorum bu futbolcular mazoşist mi diye…
Ne gerek vardı Emre?..

Kadın vekil az diye sevinsek mi

Kadınlar daha çok siyasete girsin…
Meclis’te kadın milletvekili sayısı artsın…
Kadınlar için kota konulsun…
Ne için?
Siyasetin kalitesi artsın, politikadaki erkek nobranlığı kırılsın diye değil mi…
Bu pozitif ayrımcılık taleplerini tekrar gözden geçirsek hiç fena olmayacak…
Siyasete kadın nezaketi gelmesini beklerken baksanıza ne oldu…
AK Parti’li Aliye Kavaf çıkar, dizilere şifre konulsun der…
Hızını alamaz, Amerikan meclisinde bile yankı bulan “eşcinsellik hastalıktır” açıklamasını yapar…
CHP’li Canan Arıtman kalkar, Cumhurbaşkanı’nın etnik kökenini sorgular.
Bu manzaraya bakıp da, iyi ki kadın milletvekili az, ya çok olsaydı neler gelirdi başımıza dememek mümkün mü…
Buna karşılık, erkek vekilden ne gördük de kadın vekilden ne bekliyorsunuz itirazı yapacaklara da şapka çıkartırım.

Şaşırtan gerçekler

1- Turgut Özal mizaha tahammülsüzdür…
Erdoğan’ın mizaha tahammülsüzlüğü eleştirilirken hep verilen “Özal öyle değildi” örneğini Leman çizerleri çürüttü. En çok davayı Özal açmış Leman’a, “Onun açtığı davaların tazminatıyla beş tane Leman kurulurdu” diyorlar.

2- Para başarıyı garanti etmez!
400 milyon dolar bütçeli Avatar, Oscar’ı 11 milyon dolar bütçeli The Hurt Locker’a kaptırdı.
Sezon başı Kaka, Ronaldo gibi transfere 250 milyon euro harcayan Real Madrid de şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkamadan elendi.
Demek ki paranın başarıyı garantilemediği bir gerçekmiş.

3- İngilizce mi öğretiyorsun cinayet mi?
Geçen gün kütüphaneyi karıştırırken 1984 basımı bir ıngilizce-Türkçe gramer kitabı geçti elime… Aşağıdaki tümceleri Türkçe’ye çeviriniz bölümünde aynen şu yazıyor; “If I saw my wife with another man, I would kill her immediately”… Yaa, bu ülkenin ıngilizce bilen ama karısını başka bir erkekle gördüğü için öldüren evlatları böyle yetişti!

Küçükken televizyonumuz bile yoktu

Paris’teki Vogue partisi…

İçeri bir kız giriyor…

Upuuuuuzun bir kız.
Bütün kadınların gözleri, şöyle bir yeni geleni süzüyor…
Benim gibi idare edecek güzellikteyseniz, sorun yok…
Zaten sizi ciddiye alan da yok…
Ama çok güzeller, çok güzellerden hiç hazzetmiyor! Birbirlerine hırsla, araştıran gözlerle, yılan gibi bakıyorlar. Ne giymiş, hangi dizaynırın elbisesi, ayakkabısı nasıl, üzerinde bende olmayan ne aksesuvar var?
Bu sektörde kadınların işi zor… Çoook zor… Sürekli bakımlı, sürekli iddialı olmak zorundalar…/_np/1883/10101883.jpg

Ben hâlâ kızda kaldım, bu arada…
Zavallı hafif kambur da duruyor, herkes ondan kısa ya…
Şunu fark ettim, bu zapzayıf süper modeller, Afrika’daki zürafalar gibiler, herkese tepeden bakıyorlar…
Ama kız şeker, kız çocuksu…
Diyorlar ki, “Bu Jessica Stam işte!”
Ben en son Cindy Crawford’da kaldığım için, ismi bana bir şey ifade etmiyor.
“Vogue Türkiye’nin kapağıydı. Fotoğraflarını Patrick Demarchelier çekti…”
“Ha öyle mi?” diyorum.
Çünkü bir tepki vermem gerekiyor, normal bir şey gibi davranamam…
O zor isimli fotoğrafçı arkadaşın adını duyunca, üç dakika duracaksın, saygıyla eğileceksin, çünkü moda dünyasında Demarchelier’nin adını bilmeyenlere kafa atıyorlar!
“Röportaj yapmak ister misin Jessica Stam’le?”
“Nasıl yani, şimdi mi?” diyorum.
“Tabii” diyorlar.
Bir röportajcı hep hazır ve nazır olmalı. O anda bir Panasonic teyp kayıt cihazına dönüyorum.
Ve dişlerim uzamaya başlıyor…

23 yaşındaki Jessica Stam’ı sorularımla baymadan…
“Elbisenizi çok sevdim” diyorum.
Hani bir sıcaklık doğsun aramızda…
“Erdem’den” diyor.
İçimden, “Kim ulan bu Erdem?” diyorum.
Bugün moda konusundaki cehaletimi, herkes yüzüme vuruyor!
“Londra’da yaşayan bir Türk dizaynır” diyor.
“Evet doğru ya” diyorum gülümsüyorum ve röp başlıyooooor…

KÖTÜ KANADALI GERÇEKTEN YOK AMA…

Jessica çok şeker, çok içten…
Gerçek bir Kanadalı o…
Kanadalılar hakkındaki görüşlerine de katılıyorum, kötü Kanadalı olamıyor.
Ama Kanadalılar -kimse lütfen alınmasın- biraz köylü oluyorlar.
Kötü bir şey değil de köylü olmak, naif oluyorlar, kafalarında 40 tilki dolaşmıyor, dolaşamıyor. Onlar, benim gözümde Crocks ayakkabıların içine çorap giyen, estetik mestetik düşünmeyen, rahatlarını gözeten, son derece iyi kalpli insanlar.
Fakat 23 yaşındaki bir Kanadalıyla daha fazla bir şey konuşulamıyor.
Bu kadar genç insanların, maalesef hikâyeleri olamıyor.
Ama fotoğraf çektirirken bana çok kıyak geçti, boyunu kısalttı, benimle aynı boya gelmeye çalıştı. Benim için Jessica Stam hoş, tatlı bir anıydı.

Model olmaya ne zaman karar verdiniz?
- Hiç öyle bir niyetim yoktu. Hayalim ve isteğim de yoktu.

Nasıl yani?
- 15 yaşındaydım, bir kafede otururken yanıma bir kadın geldi. “Model olmak ister misin?” dedi. Nedense etrafıma baktım, “Ben mi?” dedim. “Evet” dedi. O meşhur bir model avcısıymış. Fotoğraflarımı çeşitli ajanslara yollamak istediğini söyledi.

Siz ne dediniz?
- Ben öyle durdum. Hiçbir zaman çok atak, kendinden çok emin, girişken biri olmadım zaten. Kanada’da bir çiftlikte büyüdüm ben.

Bildiğimiz çiftliklerden mi?
- Tabii tabii…

Hayvanlar filan?
- Olmaz mı? Aklına ne gelirse vardı. Domuzlar filan… Hepsi arkadaşımdı. 6 erkek kardeşimle, güle oynaya büyüdüm. Çok mutlu bir çocukluk. Televizyonumuz bile yoktu.

Şaka bu!
- Hayır değil. Ama ihtiyacımız da yoktu. Hep dışarıda, açık havada geçen bir çocukluk. Gerçek bir çocukluk. Babamın ailesi Hollanda’dan gelmiş, annemin ailesi ise Almanya ve İsveç’ten. Ben tam bir karışımım. Kız çocuğu gibi büyüdüğümü de söyleyemem, kolaysa 6 erkek kardeş arasında kız çocuğu olarak kal!

E peki ne alaka modellik?
- Ben de bilmiyorum, bir heyecan, “Yapayım bari” dedim. Ama ben o dişi dişi kız çocuklardan olmadım hiç, süslü bile değildim. Ne giydiğim de umurumda değildi. Dünyayı gezmek istedim ve para kazanmak… Bak şimdi Paris’teyim. Hayatım, Paris-New York hattında geçiyor. New York’ta bir daire alabilecek parayı şimdiden kazandım. Ve daha 23 yaşındayım. Hayatımdan memnunum, sıkılınca bırakıp üniversite okuyacağım.

Kanada uzak, izole… Öyle bir yerde büyümüş olmak sizi nasıl etkiledi?
- Kanadalılar iyi insanlar. Kötü bir Kanadalıya rastlayamazsın. Kendi halindeler. Ben de öyle bir tipim, ama öyle hemen insanlarla samimi olabilen biri değilim. Biraz mesafeliyim. Ama işte aile bağlarım çok güçlü. Coğrafya da bunu dayatıyor, en yakın yer bilmem kaç kilometre uzakta, o yüzden birbirine düşkün oluyorsun. Modelliğe 15.5 yaşında başladım, 17 yaşında New York’a taşındım.

Bir sürü güzel kız var. Sizce neden siz?
- Hiçbir fikrim yok. Kendimi çok güzel bulduğumu da söyleyemem.

Peki hiç bunalıma girdiniz mi, “Ben köylüyüm, büyük şehre bir çiftlikten geldim” filan diye.
- New York’ta böyle sorunlar yaşamazsın ki, oradaki herkes bir yerden gelme zaten.

Bu mesleğin en sıkıcı şeyi?
- Çok seyahat etmek gerekiyor. Başta o cazip görünen, bir gün nefret ettiğin bir şey haline dönüşüyor. Sürekli uçaklara biniyorsun, hiç evde değilsin, hep dışarıdasın, hep otel odaları…

En ilginizi çeken şey?
- Şimdi sen benim çeşitli dizaynır isimleri filan vermemi istiyorsun ama benim ilgimi emlak çekiyor.

Nasıl yani?
- Evler, daireler… Aklım fikrim New York’ta aldığım dairede. Tek istediğim bir an evvel onun içini döşemek. Çok heyecan duyuyorum bundan. Kendimi hep o evi yerleştirirken hayal ediyorum.

Spor filan yapıyor musunuz? Ya da sizin gibi bir top model olunca yediklerinize hep mi dikkat etmeniz gerekiyor?
- Ben koşuyorum. Gittiğim her yerde sabah uyanıyorum, şortumu giyiyorum, kulağıma i-Pod’umu takıyorum ve kilometrelerce koşuyorum. Sonra dalmayı seviyorum. Ekstrem sporlara da meraklıyım.

Ya bu iş hep devam ederse, okula gidemezsen, üniversite okuyamazsam diye endişe duymuyor musunuz?
- Hayır. Çünkü modellik, hayatımın bu dönemi için seçtiğim bir şey. Bir ömrü var, bitecek.

Neden mankenler ördek gibi yürürler?
- Üzerlerindeki kıyafeti gösterebilmek için öyle gerekiyor.

Bir kadının gardırobunda olmazsa olmazı nedir?
- Bence beyaz gömlek ve deri ceket. Bir sürü şeyle birlikte kullanabilirsin ve kendini çok farklıymış gibi yutturabilirsin.

Romantizm kareniz?
- Sevgilimle kanepede sarılıp, film izlemek…

İstanbul’a geldiniz mi hiç?
- Geldim, Moda Haftası için, çok da sevdim. Unutamayacağım şey, gözümün önünde biri Boğaz’a düştü, bizim manken kızlardan biri. Biliyorum gülmemek gerekiyor ama çok komikti.

“Hayat felsefem” diyebileceğiniz bir şey?
- Anı yaşamak.

Hayatta korktuğunuz bir şey var mı?
- Var tabii. Yüksekten korkuyorum.

Meral Hanım’a dair birkaç savruk not

DÜN Hürriyet’in manşetinde Meral Akşener’in “Bugün yaşananları görünce 28 Şubat daha naif kaldı” dediğini görünce…

13 yıl öncesine gittim.

Hatıralar sardı dört yanımı.

Ve o hatıralardan dört savruk not çıkardım:

* * *

-  BİR: Meral Akşener, 28 Şubat’ın yaman kadınıydı… Korkusuzdu… Cesurdu… Asena’ydı… Gözünü budaktan sakınmazdı. Mücahitlerden daha mücahit idi… “Cemaat” bile askere tam teslim olma noktasına gelmişken o koca generallere karşı amansızca savaş verdi.

-  İKİ: 28 Şubat günlerinde dönemin “kudretli generali” tarafından, “Söyleyin ona… Onu kazığa oturtacağım” diye tehdit edilmişti. O ise korkup tırsmak yerine… Biraz maço bir dille yanıtı yapıştırmıştı: “Beni kazığa oturtacak o generale söyleyin, Kazıklı Voyvoda homoseksüeldi”.

-  ÜÇ: Kusurları da yok değildi hani. Mesela… Çiller ailesine biraz fazla angaje idi… Mesela… Gücünün doruğunda olduğu günlerde Ertuğrul Özkök’ün telefon görüşmelerini gizlice kaydedip kamuoyuna açıklama görevini bizzat üstlenmişti…

-  DÖRT: Benim için büyük muammadır: AK Parti’nin kuruluş aşamasında Tayyip Erdoğan’ın yanında yer alırken, birdenbire hareketi terk edip neden kendisini “baba ocağı” MHP’ye attı? 13 yıldır görüşmüyorum kendisiyle… Görüştüğüm ilk fırsatta bu bahsi açacağım.

Sevdim bu matrak arkadaşı

ADAMIN biri, geçmiş telefonun başına ve “155 Polis İmdat”ı çevirmiş.

Demiş ki:

“Polis abiler! Şu plakalı üzeri mavi brandayla çevrili kamyonu Ankara girişinde çevirin… Kamyon askeri mühimmat yüklüdür…”

Son zamanlarda “asker kaçar/polis kovalar” oyununa kendilerini fazlaca kaptıran polis ekipleri, hemen kamyonu yakalayıp askeri mühimmatı ele geçirmişler.
Bülent Arınç’ı arayıp “Enseledik” dediler mi bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var, o da polislerin kısa bir süre içinde yaşadıkları soğuk duş… Meğer askerlerin, sivil plakalı kiralık kamyonlarla mühimmat taşımaları rutin bir işlemmiş.

Sonuç:

Şimdi Ankara’da bütün polis ekipleri, yana yakıla “155 Polis İmdat”a ihbarda bulunan “matrak ihbarcı”yı arıyorlarmış.

* * *

Olaydan çıkarılacak birçok ders var… Ama ben sadece şair Cahit Külebi’nin o meşhur “İstanbul” şiirinde geçen dizeleri bir parça değiştirmekle yetiniyorum:

“Kamyonlar mühimmat taşır/Ve ben boyuna onu düşünürdüm/Niksar’da evimizdeyken/Küçük bir serçe kadar hürdüm”.

Hafta sonu planları

-  BİR: Cenk Eren adlı arkadaşımızın resmi patlayışına sahne olan “My Pavyon” adlı mekânda sosyal inceleme yapılacak.

-  İKİ: 2010 model ihtida filmi olduğuna dair izlenimler sunan “Eşrefpaşalılar” adlı filme gidilecek.

-  ÜÇ: İHL Sözlük’te Müslüman gençlerin kendi aralarında yaptıkları “oral seks tartışması”na şöyle bir  göz atılacak.

-  DÖRT: Tebdili kıyafet yapıp cumartesi akşamı Asmalımescit’e gidilecek.

Pınar Selek’in çilesi bitmez mi?

BU memlekette herkesin çilesi biter, Pınar Selek’in çilesi bitmez.

İnsan hakları savunucu Pınar Selek, yıllar önce Mısır Çarşısı’ndaki patlamanın sorumlusu ilan edildi…

Ve o gün bugündür süreç devam ediyor:

Hakkında dava açıldı… Yargılandı… Hapse girdi… Hapisten çıktı… Suçlamanın işkence altında alınan sanık ifadesine dayandırıldığı ortaya çıktı… İşkence altında ifade veren sanık beraat etti… Hava ağırlaştı… Hava yumuşadı… Tayyip Erdoğan Başbakan oldu…

Kısacası…

O oldu, bu oldu ama Pınar’a yönelik suçlama hâlâ gündemdeki yerini koruyor.

Delil yokmuş, tanık ifadesi işkence altında alınmış, iddianın dayanağı zayıfmış, kimin umurunda?

Soruyu şöyle yanıtlayalım: Mademki vicdan sahibiyiz, o zaman bizim umurumuzda!

Sakin olun Zülfü Bey

“VEDA” adlı bir film yaptınız.

İyi yaptınız, hoş yaptınız ama bu şiddet, bu ne celal Zülfü Bey…

Neden en küçük bir eleştiri karşısında hemen parlıyorsunuz ki?

Sonuçta yaptığınız bir sinema filmidir.

Ve her sinema filmi gibi sizin filminiz de ihaneti ve alkışı tadacaktır.

* * *

Sinema filmlerinin kaçınılmaz kaderidir:

Kimi yere göğe koyamaz, kimi yerden yere vurur…

Kimi övgülere odaklanır, kimi olumsuz eleştirilere…

Kimi “Yüz binler filmi seyrederken gözyaşları sel oldu aktı” diye yazar, kimi “Kimse beğenmedi” der.

Normaldir bunlar.

Ama normal olmayan sizin tepkiniz.

“Filminize yönelik eleştiriler var” diyene bin sitem ediyorsunuz.

“Film pek beğenilmedi” diyeni patrona şikâyet ediyorsunuz.

Bu ne alınganlıktır böyle?

“Yergide biraz aşırıya gidenler” karşısında gösterdiğiniz bu celadetli tavrı, neden “Övgüde aşırıya gidenler” ile dengelemiyorsunuz ki?

Yoksa sizin kitapta, “Övgü serbest, yergi yasak” mı yazıyor?

Bedelli konusunun artık tadını kaçırdılar Murat Bardakçı yazdı.

AYLARDIR, bir bombardımana uğradık: Bedelli askerlik isteyenlerin gönderdikleri e-mail bombardımanına…
Askerliğini çeşitli sebepler yüzünden zamanında yapamamış olanlar
birleşmiş, internet siteleri falan kurmuş ve “bedelli istiyoruz” diye bir e-mail
kampanyası başlatmışlar. En başta gazeteciler, yazarlar ve politikacılar olmak
üzere, bulabildikleri mail adreslerine mesaj üstüne mesaj gönderiyorlar. Posta kutumuza her gün, mübalâğa etmiyorum, yüzlerce mesaj geliyor.
Önce, askerliklerini ailevî, maddî yahut bir başka zarurî, daha doğrusu “mücbir” sebeplerden dolayı zamanında yapamamış olan kişileri şimdi yazacaklarımın dışında tuttuğumu açıkça ifade edeyim.
Bu yazının devamını okuyun »

Sohbet