Hikayeler
Punk bir ruh hali oldu
1 Haz

Simon Stephens’in yazdığı, Dotmarsta prodüksiyonu “Punk Rock”, bir grup liseli gencin kimlik arayışını, aile, okul ve aşk üçgeninde yaşadıkları sıkıntıları anlatıyor. Oyunun yönetmeni sinema ve tiyatro oyuncusu Rıza Kocaoğlu ile konuştuk…
Oyundaki çocukların tam olarak derdi ne?
Bu çocuklar yaşadıkları kente sıkışmışlar. Kendilerine bir çıkış yolu bulmak istiyorlar, gitmek istiyorlar, tıkılı kaldıkları derslikten çıkmak istiyorlar ama yapamıyorlar. Oyundaki gençler henüz 17 yaşında. O yaşta, hayata dair ilk gerçek adımlarını atacakken bu gerilimi yaşamamaları lazım. Bu gerilime var olan sistem sebep oluyor. Bizi çaresiz kılıyor. Hangi yolu seçmemiz gerektiğine, ne yapacağımıza o karar veriyor. Statü kaygısı olan bir sürü insan dolaşıyor ortalıkta. Soru sormayan, kitap okumayan, araştırmayan, sisteme kolayca adapte olup sistem için çalışan bireyler yetiştiriliyor. Kapitalizmin vahşiliğini görmesinler, bu düzene hizmet etsinler diye eğitilen çocuklar var. Sahnede de kendi yolunu bulmaya çalışan yedi tane çocuk var. Çıkış yolu ararken her biri diğerine çarpar hale geliyor. Aralarında şiddete başvuranlar oluyor. Bu bağlamda oyunun isminin “Punk Rock” olması bir tesadüf değil. Punk, statü kaygısını umursamayan bir felsefedir, kimi zaman bir yıkımı anlatır. Bir ruh halidir. Yazar Simon Stephens oyunun ideolojisini bu felsefeden yola çıkarak oturtmaya çalışmış.
Bu yazının devamını okuyun »
Ayakkabının Çamuru,Ayakkabının Çamuru hikayesi
18 May
Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havada Cumâ namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâta duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca câmiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek;
“Onunla helâlleşmeden nasıl Cumâ namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allahü teâlânın huzûrunda durursun?” diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı.
Kapıyı açan mecûsî;
“Buyrun bir arzunuz mu var?” diye sorunca;
”Sizden özür dilemeye geldim.” dedi.
Mecûsî hayretle;
“Ne özrü?” diye sordu. O da;
“Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu.” deyince,
Mecûsî hayretle;
“Peki ama ne zararı var? Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez.” dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî;
“Doğru ama, bu bir haktır ve sâhibinin rızâsını almak lâzımdır.” dedi.
Mecûsî;
“Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dîniniz mi öğretti?” diye sorunca;
“Evet dînimiz ve bu dînin peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti.” dedi.
Mecûsî;
“O hâlde biz niçin bu dîne girmiyoruz?” diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.
düşler uykuya dalarken,uykuya dalarken,düşler hikayesi,düşler uykuya dalarken hikayesi
18 May
“ Uyumadın biliyorum ,” dedi , “sıkma öyle kirpiklerini alnın kırış kırış.” Az önce kalkmıştı , yine kanepenin ayakucuna ilişti. Soluk mavi yorgan soğumamıştı. “Baştan anlatayım ama bu kez biter bitmez uyu , oldu mu ! Öteye git. İstersen yan yat. Sırt üstü uyuyamıyorsun.” Oğlu yana kayıp yer açınca her akşamki tonlamasıyla masala başladı : “Bir gün bizim alık , çıkmış avlamaya balık.” Genizden gelen sesi gizemliydi , “Atlamış bir sandala , düşlere dala dala… Atmış oltayı suya , işin şaşılacak yanı bu ya ! Unutmuş almaya yem , solucan . Kimde tasa , kimde üzülecek can—”
“ Baba ,” diye usulca sözünü kesti ; “Büyüdüm.” Yorganı çenesine çekti , “Masalsız da uyurum. Yorulmasan?” Yorganı azıcık daha çekse gözleri örtülecekti. “Öksürüyorsun. Alık Balıkçı’yı kesip kesip öksürüyorsun. Üstelik yarın erkenden açılacağız.” Gülümsedi , “Ben kendim uyurum.” Yutkundu , “Yani sen… sen istersen…”
“ Doğru ,” diye gülümsedi , “ büyüdün. Delikanlısın .” Göz kırptı , “Uyur gibi yapıp beni kandıracak denli… Seni oyunbaz seni.” Omzunu sıvazlarken şaka yollu sordu: “Yoksa gözün benim sarı karyolada mı?” Okşamak için eğildi. “Ayacıkların kanepenin yarısına zor erişiyor.” Elini yorganın altına sokup cılız bacakları çimdikledi. “ Unutturma da kazağı hafta sonu değiştirelim. Önümüzdeki yıl bile giyemezsin.” Güldü , “ Ben de amma bolunu almışım , ha!..”
“ Değiştirelim ,” derken coşkusunu dışa vurmuştu. İki eliyle babasının bileğine yapışıp mızırdandı ; “ Ama yine mavi olsun. Bulamazsak geri vermeyelim. İçime bir kazak giyer ona sığarım.” Doğruldu , “ Değiştirmeye gidelim ama. Oldu de , oldu de ! Salıncaklara da binerim .”
“ Oldu ,” dedi . “ Artık uyusak? Işığı söndürüp perdeyi açayım , hıı? Fenere baka baka… Dalgalara kulak verirsen çabuk uyursun.”
“ Söndürmeyelim. Sen başla , ben uyurum. Söz. Solucanda kalmıştık. Haydi ,” dedi , demesiyle öbür yana döndü.
“Ahh…” diye başını sallayarak gülümsedi. “Kaçıncı söz. Son günlerde de bunu çıkardın. Hoşuna mı gidiyor? Baştan almazsam anlatamayacağımı biliyorsun.” Gözlerini yumdu. İçinden söylemeye çalışırken kulak kabartan oğlu babasının tekdüze fısıltısını duyabiliyordu. Kaldığı yere yaklaşınca boğazını temizleyerek sesini yükseltti : “Unutmuş almaya yem , solucan. Kimde tasa , kimde üzülecek can! Yine yakalarım sanmış , buna yalnız kendi kanmış. Çıplak iğneyi görünce balıklar , durur mu hiç o an kaçmışlar. Bizimki yine de yakalamayı sayıklar… Bir atmış olmamış , demiş balık kalmamış. Asılmış küreklere , denemiş şansını yine.” Kulağı oğlundaydı : ‘Yorganın altında o da fısıldıyor mu? Evet ; boğuk boğuk.’ Duygulanmıştı ; “ Çokmuş cefası , yokmuş sefası.” Ağır ağır kalktı, “ Kayık kirası baş belası.” Gaz lambasını yakarken de susmadı , “ Söz de vermiş hani , pazardan mı alacak yani! Birden ağırlaşmış olta ,” ışığı söndürdü , “ takmış mantarı koluna , çekmiş oltayı boyuna , balık gelmiş oyuna.” Oğlu susmuştu. Gaz lambasını kısarken boşuna kulak verdi. Fısıltıyla ona eşlik eden yoktu. Lambayı iyice kıstı. Yorganı açıp bir süre oturdu. Yüzü asıktı. Uzandı.
Kesintisiz anlatırken oluyordu da ara verince masalı sürdüremiyordu. Nedenini bir bilse… O engeli alt etse… Yenmeye kararlı… Kendini istekle zorlasa. Belki bu kez? Denemeli. Neden olmasın? Mırıldandı: “ Yemsiz oltaya gelen balık , sen balıkçıdan da alık. İnsan kollar azıcık kendini. Üzülmem sana , buldun çünkü dengini.” Dudakları büzüldü , büzüldü.
‘Birkaç sözcük daha vardı ,’ diye düşünüyordu. Gözleri yanı başındaki gaz lambasının fitilinde , durulmak bilmeyen yağındaydı. “ Uyumalı. Artık uyumalı. Kulaklarım zonkluyor. Başını sonunu boş verdim. Boş ver be adam , boş ver. Peş peşe söylesem de olmuyor.”
Bir ara , “Söndürmeye değmez ,” diye söylendi. “Yansa yansa on dakika , bilemedin…”
‘ Beş dakika olmuş mudur ? Olmuştur , olmuştur.’ Yorganı başına çekti.
Her gece yaptığı gibi gözlerini tavana mı dikse ? Yeri hiç değişmeden yandığından beyaz üzerinde giderek koyulaşan , genişleyen is lekesi. Şu an görme bile yerini biliyor. Koyudan açığa… ‘ Havalar ısınınca kireçlemeli. Duvarları da… Bembeyaz…’
Yorganı dizleriyle ayakucuna iteledi.
‘ Tik taklar , tik taklar… Dinlememeliyim ,’ diye düşündü. ‘Ya da kendimi vererek dinlesem? Hayır. Tik taklar oğlana iyi geliyor. Kaç kez denedim , bana mısın demedi. Acımasız vuruşlar… Saatlerce…’
‘Ne kolay uyudu ,’ diye iç geçirdi. ‘ Başını yastığa koyar koymaz. Ben de mi yana dönsem? Off… Yağ bitse bile tik taklar bitmeyecek. Kurmasaydım! Oysa beşte çalmalı.’ Duvara döndü. Azalacağını sandığı o tekdüze ses sanki daha da güçlendi! Elini yastığın altına soktu.
Kulağı oğlunun soluk alışındaydı : ‘ Düzensiz…’ Dinledikçe uykusu kaçıyordu.
‘Deniz dinginleşmiş olmalı , çırpıntıları duyulmuyor.’ Kalkıp bakacaktı ; önce denize , sonra oğluna. Caydı. Yatağın içine sızan metalik vuruşların yankılanması yok mu!
İkisi de yorganın altında bir süre daha dönüp durdu :
‘Kiralık tekneyle olmuyor. Azıcık daha biriktirsem. O da fiyatı kırsa , direnmese. Kaç ay sonra alırım? Beş?.. Altı?..’
‘Geri vereceğimiz güne dek giysem ya? Neden olmasın! Öperken izin ister , sorarım. Bakarsın , değiştirmeye yarın gideriz. Yolda giyerim. Bol ama masmavi. Belki de geri almazlar. Yaşasın! Salıncaklara binerken de giyerim , dönüşte de giyerim. Yemekte çıkartmam . Yatana dek… Yoo… Kızmazsa onla yatarım.’
‘Feneri boyamadılar gitti. Kaçıncı söyleyişim. Artık yazmalı. Yeter! Bu ne vurdumduymazlık! En yetkilisi kim ki? Panayırdan önce postaneye! ’
‘Her gün panayır kurulsa… Beklemekle olmuyor.’
‘Boyadan da kaçmam , emekten de ; yeter ki izin versinler feneri kendim boyarım.’
‘Onca salıncak , onca oyuncak hop diye kaldırılır mı!’
‘Deli misin be adam , sana onu boyatmazlar.’
‘ Kurması zor , kaldırması kolay. Gel de anlat. Bir gün için kaç gün çalışıyorlar !’
‘Satmaya yanaşmazsa?.. Daha küçük , daha kıvrak bir kayık… Öz be öz benim olduktan sonra… Bunu yıkamak bile istemiyorum. İçimden gelmiyor ; ne yapayım , gelmiyor işte! Kayık dediğin kendinin olmalı.’
‘ Babam iki gün , diyor ; daha önce de bir gün , demişti. Salıncakçıya sordum , on beş gün , dedi. İyi bilen birine sormalı: Panayır kaç gün sürüyor? Hiç bir gün için onca—Dünyada inanmam! İki güne de inanmam , bana ne! Ben olsam onları hiç kaldırmam.’
‘Giderken gaz tenekesini götürmeli . Boşunu vermezsek dolusu bayağı pahalı .’
‘Yolları upuzun. Yürü yürü bitmiyor. Geniş… Karşıdan karşıya geçmek için bekleniyor. Koş koş ancak geçiliyor ; ne güzel… Şemsiyeli kaldırımlar , kaldırımda çıngıraklı dondurmacılar… Pencereleri perdeli evler. Her biri kat kat… Say deseler sayamam.’
‘Saatin tik takları… Yürek çarpıntısı gibi… Yaşam belirtisi… Oğlanın soluğu… Bozulmayan dizem… Bire bir uyum… Lambanın alevi… Anlaşılan , gazyağı bitmeden uyuyamayacağım. Dengeleri alt üst edecek beklenen son. Şişedeki birkaç parmak… ’
‘Her yer insan. Herkes orada. Biz gün batmadan dönüyoruz , onlar kalıyor. Biz ayrıldıktan sonra da gelenler oluyordur. Hiç olmazsa ışıklar yandıktan sonra dönsek. Gün ışıyana dek söndürmüyorlardır. Bilirim söndürmezler. Gözlerimi daha da sıksam görebilir miyim? Yol , otomobil oluyor da ; ışıklar… Oyuncakları görebiliyorum ama ; ışıkları… Ah sizi , her birinizi öyle seviyorum ki… Renk renk yanışınızı özlüyorum. Neden bir tek sizi tamı tamına göremiyorum ; canlanın!’
‘Tik tak… Tik tak… Kurdun katlan! Seslerin üşüştüğü düşlere , düşüncelere… Uyumalıyım ! Bu gece her gecekinden erken.’
‘Dönme dolabı kaldırmayın , desem ? Çocuğum , dinlemezler. Olsun!.. Deneyeceğim. Babamdan gizli mi desem , yanındayken mi ? Buldum ; herkesin içinde…’
‘Tik… Tak… Tik… Tak… Sen mi yüreğime öykünüyorsun , yüreğim mi sana?..’
‘Atlıkarıncayı da kaldırmayın . Ne olur , o da kalsın. İkisinden birini seç derlerse? Derlerse? Zor… Tamam ; dönme dolap. Kesin , dönme dolap!’
‘Lambanın yağı…tükenmeden…ne yapıp yapıp…dalmalı. Uyumalıyım. ’
‘Gözlerim yoruldu. Hepsi oluyor da bir! ışıklar… Bu gece dünden de zor. Nedense en zoru ışıklar. Göremiyorum , göremiyorum. Lamba sönünce daha da kararacak , off ! Uyumak çok daha zorlaşacak. Söndü mü , bilirim uyunmaz. Gaz yağı bitmeden…’
‘Oğlanı tıraş ettirmeli. Benim kesmemi beğenmez oldu. O berberdeyken ben de…’
‘İşte dönme dolap. Tam karşımda. Sakın yine yitme. Yan yatsam daha da belirginleşir belki ? Şu an da evler… Her yanı camdan , ışıl ışıl… Peki ya korna sesleri neden duyulmuyor! Çalıyorlardır da ben duyamıyorum . Satıcılar bağırsanıza. Ne güzeldiniz renkler. Ne güzeldiniz sesler. Sözleşmişçesine , ne oldunuz böyle hep birden? Bağırın duyamıyorum , yanın göremiyorum.’
‘ Kaç kış geçti , boyamadılar işte. İkisi de beyaz olacaktı. Fenerle kayık bir örnek. Artık iş günlü , sayılı yazıda. Üstelik götürüp elden vermeli. Sonra da bir ara…’
‘ Kalalım , diye yalvarsam. Ne olursun , bir gece kalalım. Döneceğiz , der. Ben de tuttururum. Ayaklarımı yere vura vura. Bir gececik… Üsteleme , der. Kızar… Korkarım , söyleyemem . Dövmez de , olsun yine söyleyemem. Oysa önümüzdeki yaz ?.. Gelecek yaz !… Oooo!… Öbür öbür gelecek yaz… Yalvarmayacağım! Çoktan büyümüş olacağım. Tek çıkar yol büyümek. Boynuna dolanıp ağlamayacağım. Gözlerinin içine baka baka ; kalalım , diyeceğim , bu gece kentte kalalım. Yataktan kalkar kalkmaz. panayır!.. Gününü iyi bellemeliyim . Olur mu olur , kaçırırım. Ama her şeyden önce çabucak büyümeliyim , gerisi kolay !’
‘Öz be öz olmayınca olmuyor. Kanım kaynamalı. Benimsemeliyim. Bunu ; değil boyamak , yıkamak bile… Yeni bir kayık… Öz be öz… İlk iş : boya!.. Beyaza… ’
‘ Öksürdü! Demincekkini önemsememiştim ama şu an tam ışıkları görüyordum , söndüler ; ah baba , gördün mü ne yaptın !’
‘ Zembereğini değiştirmişmiş , dakikmiş! Çaldırsana be adam! Kaçıncı gelişim! Gün verirse bu kez bırakmam. Dil döküp satmasını biliyorsun. Yapacaksan bugün yap. Ben oyalanır , gelirim. Yine de yapmadıysan!..’
‘ Yine öksürdü! Kırmızı tenteli dönme dolap… Çarpışan otolar… Hepsi söndü işte. ’
‘ Çalmayan saati ben ne yapayım! Ucuz da değildi. Onaramayacaksa yenisini versin.’
‘Giyilmiş bu kazak , de. Geri alma amca.’
‘Oyalanıp geleceğim. Döndüğümde bitmiş olsun. Ya da yerine…’
‘Her yıl panayır… Önümüzdeki yıl yine geleceğiz , amca. Biz her yıl geleceğiz.’
‘Saatçiden sonra…’
‘Kime inanayım? Salıncakçıya mı , babama mı?’
‘Gitmişken ben de…’
‘Panayır kaç gün sürüyor , ne olur birisi doğrusunu söylesin?’
‘O sallanırken… Atlıkarıncadayken… Oyalanadursun. Ben doğruca…’
‘ Sönmeseydiniz… Çok güzeldiniz…’
‘Geçen yılki gibi… Panayırdayken… Yarım saatliğine de olsa…’
‘Her yıl gelip sizi gözlerimle göreceğim. Kulaklarımla duyacağım. Size dokunacağım. Doyasıya bineceğim.’
‘Gitmişken bir ara…’
‘Biz her yıl…’
‘……….’
‘……….’
Gaz lambası kendiliğinden söndü. İkisi de uykuya dalmıştı.
Düşler uykuya dalarken/Seçkin Gündüz
Arzu Eden Gelsin,Arzu Eden Gelsin hikaye
18 May
Muhammed Nasûhî Efendi, bir ara üç gün müddetle sevenlerinden birinin dâveti üzerine hava değişikliği için Çamlıca civârındaki Bulgurlu’ya gitti. Bulgurlu’ya gelişlerinin ilk gecesi, gece yarısından sonra teheccüd namazını kıldıktan sonra yanında bulunanlara;
- Bize bugün Üsküdar’a gitmek gerekiyor. Hizmeti yerine getirdikten sonra inşâallah yine geliriz. Arzu eden bizimle gelebilir, buyurdu.
Sabah namazını kıldıktan sonra Üsküdar’a gelmek üzere yola çıktı. Yolda karşısından derviş kıyâfetli biri geldi ve;
-Ben duâcınız da efendime gidiyordum. Dergâhınıza vardım. “Efendim hazretleri (yâni siz) Bulgurlu’dadır.” dediler. Çok şükür efendime burada kavuştum. Size gelişimin sebebi, Üsküdar’da Bülbülderesi denilen yerdeki bir mağarada, Nakşibendiyye yolu mensuplarından Şâh Haydar adında bir zât vardı. Bu zât kimsenin işine karışmayan, haram işlememek için insanlardan uzak yaşamaya gayret eden biriydi. Ömrünün sonuna doğru bana; “Artık dünyâ hayâtım bitmek üzeredir. Vefât ettiğimde cenâzemi yıkamak, namazımı kılmak, kabre koymak ve telkînimi vermek üzere Nasûhî hazretlerinin vekil olmasını istirhâm ediyorum. Bu vasiyetimi unutma ve başkaları yapmak isterlerse mâni ol. Vefâtımı ve vasiyetimi ona bildirmene lüzum yok. Ona Allahü teâlâ bildirir.” buyurdu. Lâkin duâcınız işgüzârlık yapıp kendiliğimden geldim. Bu gecenin son üçte birinde vefât etti, dedi.
Nasûhî hazretlerinin yanında bulunan talebeleri, onun bir kerâmetini daha gördüler. Vefât eden zâtın dediği gibi oldu. Nasûhî hazretleri talebeleriyle birlikte Bülbülderesine geldi. Kabrini kazdırdı.Cenâzesini yıkadı. Namazını kılıp, kabre koydu ve telkînini verdi.
cırcır böceği ve paranın sesi,cırcır böceği,paranın sesi,ırcır böceği ve paranın sesi hikayesi
18 May
Bir gün NewYork’ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri,Kızılderili’dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek böceği aramaya başlar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder. Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.
Arkadaşı, Kızilderili’ye:
‘Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?’ diye sorar.
Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan,bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmedigini kontrol eder.
Kızılderili, arkadaşına dönerek:
‘Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin.’ der.
Siz cırcır böceğinin sesini duyuyor musunuz?
mavi gül,mavi gül efsanesi,mavi gül hikaye
18 May
Uzun çok uzun yıllar önce mutluluk ve güzellik içinde yaşayan bir topluluk varmış. Başarılı, sevecen,dürüst insanlarmış bunlar. Bu toplumu çekemeyen komşuları ise mutluluklarını bozmak için çeşitli planlar kurar dururlarmış.Amaçları ise kaleyi içten işgal etmekmiş. Hemen işe koyulmuşlar tabi. Kısa bir zaman sonra bu mutlu toplulukta isyanlar ve kavgalar başlamış. Bunu fırsat bilen diğer topluluklar ise hemen savaş açmışlar. Kendi iç savaşları yetmezmiş gibi birde, diğer toplumlarla yıllarca savaşıp iyice yılan bu insanlar göç etmeye karar vermiş. Savaştan arta kalanlar yollara düşmüşler huzuru bulmak için. Dolanıp durmuşlar. Ve bir gün bir tipinin ortasında kalmışlar. Ama ne tipi; tam 15 gün sürmüş. Bittiğinde ise bulundukları yerin dağlarla korunaklı bir yer olduğunu keşfetmişler. Güneşin güzel ışınları karlarda dans ederken,uzakta başını gökyüzüne kaldırmış duran MAVi bir gül görmüşler. Saatlerce bu güle bakıp hayal kurmuşlar. Bu gül onları öylesine etkilemiş ki, çiçeğin bir sihirli, bir gücü olduğuna inanmışlar. Nasıl inanmasınlar ki soğuk bir bölgede sıcağı seven bir gül duruyor. Bu çiçeğin onları koruyacağına inanmışlar ve oraya yerleşmeye karar vermişler. Yıllarca mesut yaşamışlar; eski güçlerine tekrar kavuşmuşlar bu bölgede. Tabi biricik gülleri de onları yalnız bırakmamış; her yıl ayni yerde ve zamanda çıkmaya başlamış. Ünleri yine tüm dünyayı sarsmaya başlayınca herkes şaşırıp kalmış bu işe. Gel zaman git zaman bir gün MAVİ gül çıkmamış. Hemen ertesinde ise o mutlu toplulukta kaybolmuş.Ticaret yapan kervanlar bir gün bu ülkeye gelince o topluluğu bulamamışlar.Kimse o güzel insanların ve gülün akıbetini çözememiş. O toplumdan ise sadece ağızdan ağza söylenen şu sözler kalmış :
” – Saflığın, Dürüstlüğün, Sevginin, Onurun, Mutluluğun, Özgürlüğün çiçeğidir Mavigül.
Bizler bu çiçek sayesinde sevgiye ve özgürlüğe ulaştık; Yaşamın gizemine eriştik… Şimdi ise mutluluğa eriyoruz..! Size bir armağanımız olacak. Mavi Gülü size de bırakacağız; Yaşamın anlamını öğrenmeniz için. Bu EFSANE ÇİÇEK dünyanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda ortaya
çıkarak sizi şaşırtacak. Onu görenler ise dünyanın en bahtiyar, en mutlu ve şanslı insanları olacaklar. “
İşte efsane böyle* inanıyoruz ki; herkesin hayalinde yaşattığı bir Mavi Gülü vardır.Mavi gül zerafetin ve sevginin simgesidir.sizde sevdiğinize sevginizin simgesi olan Gülü verin..Mavi gül efsanesi,Sevginin ışığı yolunuzu aydınlatsın.




Son Yorumlar